![]() |
|
Seyfi Taşhan 28 Mayıs 2002
Avrupa Konseyi bugün müşterek mirasa sahip 44 Avrupa devletinden oluşan bir yakın birliktelik sağlamak için kurulmuş hükümetler arası bir kuruluş olarak Avrupa’da insan hayatının kalitesini yükseltmek için çeşitli alanlarda çalışmaktadır. İnsan hakları bu kuruluşun faaliyetleri arasında ön sırada gelmektedir.
Diğer yanda, ekonomik bir birliği sağlamakla başlayan AB ise bugün 15 ülke arasında sağladığı ekonomik birliği, siyasal ve güvenlik alanlarına yayma çabaları içinde olmakla beraber kendi alanını da genişletmek için çalışmalar ve mütarekeler yapmaktadır. Önümüzdeki yıllarda AB üye sayısını 25’e çıkarmak arzusundadır.
Özellikle AB’nin ve genellikle Avrupa Konseyi’nin genişleme sürecinde ortaya çıkan başlıca sorunlardan biri Avrupa insanının kimliğinin ve Avrupa’nın hudutlarının tanımlanmasıdır. Bu tanımlamaya yardımcı olmak üzere;
Avrupa Konseyi üç bölümden oluşan bir konferans serisi düzenlemiştir. Birincisi 17-18 Nisan 2001 tarihlerinde Strasbourg’da yapılan konferansın ana başlığı “Kimlik Kavramı”idi. Bu toplantıya Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden bilim adamları, siyasetçiler, diplomatlar ve gazeteciler katılmışlardır. Bu toplantıda görüşmeler üç başlık altında cereyan etmiştir.
1) Kolektif kimlik; Filozofik, psikolojik, tarihsel, mitsel ve hukuki faktörler
2) Ulusal kimliğin oluşumu; bölgesel ve hudut-aşan kimlikler
3) Avrupa kimliğinin psikolojik izleri; bilinçli, bilinçaltı ve bilinçsiz düşünce; çatışan süreçler.
Toplantının açış konuşmasını yapan Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Walter Schwimmer, özellikle şu noktayı vurgulamıştır. Bilinç, bağlılıklar ve sadakat, egemenliğin hemen hemen bir mitos haline gelmiş kavramı, geçmiş asırlarda bölünmüş, dağılmış hudutları ve yüceleştirilmiş milliyetçiliği gerçekten ortadan kaldırmak istiyorsak global düşünce sistemimizin ayrılmaz bir bölümünü oluşturmalıdır.
Bu toplantıda yapılan sunuşların özetini Prof. Dennis Driskov yapmıştır. Driskov, özetinde başlıca şu hususları belirtmiştir: Kimlik kavramı üzerine yapılan müzakerelerden ortaya çıkan husus kimlik çoğulculuğuna sahip olduğumuzdur. Örneğin, erkek ve kadının; güçlü ve güçsüz, iş sahibi ve işsiz olduğu gibi. Diğer taraftan bir şehirde yaşayanlar, bir bölgede yaşayanlar, bir ulusta yaşayanlar, bir ülkede yaşayanlar, Avrupa’da yaşayanlar. Bütün bunlar gösteriyor ki gerçekten kimliklerimiz çeşitlidir.
İkinci olarak, hangi kimliğin öne çıktığı duruma bağlıdır. Hepimizin çok kimliği vardır. Hangisinin öne çıkacağı sorunu çerçevesine bağlıdır. Bir kimlik öne çıkınca diğerleri arka planda kalır. Ayrıca kimliklerin bir eşya gibi inşa edildiği ileri sürülebilir, fakat buradaki temel sorun nasıl, neden, kimin için, hangi amaçla bu kimlik inşa ediliyor. Kimlik inşasında kullanılan tuğlaların neler olduğu tartışıldı. Bu tuğlalar tarih, mitler, din, dil, yasa olabiliyor. Ama yine de bazı tebliğlerde belirtildiği gibi bu kimlik tuğlalarından birinde derin bir ait olma duygusu yaratan psikoloji olabiliyor.
O halde diyebiliriz ki, esas itibariyle Avrupa olan binanın yapısında bu tuğlalar kullanılıyor. İşte bu noktada, tartışmalarda, evet diyenler ve hayır diyenler olmuştur. Bazen konuşmacılar,gerçekte Avrupa değerleri ve Avrupa kimliğinden bahsetmemiz doğru olmaz, bunun yerine bazı değerleri ve batı kimliğinden bahsedebiliriz demişlerdir. Buradan şu düşünceye varabiliriz; Avrupa’nın niteliğinde öne gelen bir yapı, hatta bir halk şarkısı değil ama belki de günümüzün Avrupa’sında en ortaya çıkan ortak konu sadece bir siyasal söylem olmayan ama gerçekte Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile teminat altına alınan “hak” kavramıdır. Birleşmiş Milletler Anlaşmalarında haklar bir söylemdir, teminat altına alınmamıştır. İşte teminat temelde Avrupa’da vardır. Belki de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi dünyada uygulanabilir bir insan hakları koruma aracı olduğundan bu korumanın altında bireysel haklara sahip olmak da bir özgün kimlik yaratır. Tabiatıyla bu kimlik Avrupa ile özdeşleşmektedir.
Yukarıda kimliği oluşturan unsurlara bakacak olursak, aile kimliği bir ölçüde aile yapısının değişmesiyle önemini ve karakterini değiştirebilmektedir.
Kırsal toplumlardaki geniş aile kavramının mevcut olduğu dönemlerde ve yörelerde bu kimlik her tür kimliğin üzerine çıkabilmektedir. Bir şehirde ve bölgede yaşayanların kimlik kavramları da değişkendir. Ulaşım ve iletişimin kısıtlı olduğu yörelerde bu kimlik aile kimliğinden hemen sonra gelen ve değer itibariyle bu kimliğe eşit konumdadır. Özellikle Türkiye’deki iç ve dış göç olaylarında aynı şehir ve bölgeden gelen insanların bir arada yaşama eğilimlerini görmekteyiz, ancak şehirlerdeki entegrasyon ve toplumsal mobilite (hareketlilik) Bu kimliği zayıflatmakta ve bunun yerine dil ve ulus birliği kavramları ortaya çıkmaktadır.
Tabiatiyle ulus birliği ile dil birliği, istisnalar hariç tutulursa bir üst kimlik olarak toplumsal kabul görmektedir. Burada tartışılan en önemli nokta, ulus yapısının öğeleridir. Belirtildiği üzere pek çok durumda dil birliği etnik birlik olarak dahi kabul edilebilmektedir. Bu kabul tarzı, Fransa, Türkiye, İtalya, Rusya gibi ülkelerde geçerli olmakla birlikte dil birliğine dayalı Almanya ve İskandinav ülkelerinin ulus anlayışı ile çelişmektedir.
Birinci halde, anayasa, bayrak, ulusal futbol takımı, müşterek para gibi ulusal simgelere bağlılık, ulusal kimliğin kavrayıcı niteliğini sağlamaktadır.
Avrupa çatısı altında etnik ulus kimliği ile anayasal ulus kimliğini bir tarafa bırakan veya bırakmayan bir Avrupa kimliğinin oluşması yukarıdaki simgelere ilaveten iletişim ve ulaşımın yaygınlaştırılması ve yukarıda belirttiğimiz alt kimliklerin (aynı zamanda bu yaklaşım alt egemenlikler olarak da tanımlanabilir) zayıflamasına bağlıdır.
Yukarıda bahsettiğimiz seküler kimliklerdir ve din faktörünü kapsamamaktadır.Din faktörü ulusal kimlikleri aşan başka bir kimlik sayılabilir. Akılcı düşünce tarzının hakim olduğu toplumlarda din ile dünya düzeni arasındaki ilişki büyük ölçüde azalmıştır. Bunu bütün Avrupa kıtasındaki ülkeler için söylemek mümkündür ancak İslamiyet'in siyasal bir birleştirici öğe olarak kullanılmasını hedefleyen siyasal akımlar daha ziyade Arapça konuşulan ülkelerde egemen olabilmişlerdir. Aslında “Anacronist” bir yaklaşım olan bu dinsel öğenin Avrupa’da bazı etkileri olmakla beraber büyük toplumsal bölünmelere yol açmayacağı ve bir arada yaşamanın bir soruna neden olmayacağı söylenebilir. Bu bakımdan Huntington tarafından ileri sürülen “medeniyetler çatışması”nın global bir tehlike teşkil edebileceğini söylemek hiç değilse, Avrupa için zordur.
Konferansın ikinci bölümü kültürel kimliklerden bir Avrupa Kimliği’nin nasıl oluşturulacağına ayrılmıştır. Bu konuda yapılan konuşmalarda, hemen her konuşmacı bir ölçüde kendi mesleki veya siyasi görüşlerini aksettirmiştir. 2.bölümün açış konuşmasında Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Walter Schwimmer, şu hususları belirtmiştir, “Kimlik, durağan ve aynı zamanda değişkendir. Avrupa’nın birleşmesiyle kimlik yeni yapının temelini oluşturduğu gibi devam eden bir sürecin daima eksiği olan bir sonucudur. Meşhur Fransız tarihçisi Fernand Braudel’in dediği gibi; “Bir soruya bir kere cevap bulunduğunda onu hemen diğer sorular takip eder ve bunun da sonu yoktur”.
Öyle anlaşılıyor ki, müşterek bir Avrupa Kimliği’nin yaratılmasında önemli sorunlardan biri farklı dillere bağlı insanların nasıl müşterek bir kimlik oluşturacağıdır.
Bu konuda en önemli araç olarak, diyalog ve hoşgörü kavramlarını müşterek Avrupa nitelikleri olarak kabulü önemli olacaktır. Avrupa Konseyi’nin yabancı düşmanlığı ve hoşgörüsüzlük ile mücadele programı ve bunun eğitim sistemlerine yansıyarak toplumsal değer kazanması Avrupa Kimliği’nin oluşumunda önemli rol oynayacaktır.
1989 uzlaşmasından sonra Avrupa müşterek geçmişinin büyüklük ve zenginliğini ve tarih ve değerlerinin temelde oluşan birliğini yeniden keşfetmiştir. Bizim tarihimiz çeşitli kültürlerin ve dinlerin arasında eylemleşmenin bir örneğidir. Avrupa kimliğini tartışırken dünyanın büyük dinleri olan Yahudilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlığın müşterek değer ve ideallerimizin doğuşu üzerindeki büyük etkisine dikkat etmeliyiz.
Toplantının kapanış konuşmasını yapan Alexander Adler, Avrupa tarihinden ve kimlik oluşumundan bahsederken konuşmasında Türkiye ile ilgili olarak şu hususları belirtmiştir.
“Türkiye’nin Avrupalı olma iddiasının daha karmaşık bir kimliği (çok da mükemmel olmamak kaydıyla) maskelediğini mi kabul edeceğiz? Kanımca, Türkiye’nin hakkı olan Avrupalılık statüsünü reddetmek bugün, yapabileceğimiz en büyük hata olacaktır. Gerçek şudur ki; bugün sayıları gittikçe artan kadın ve erkekler (onların bu yürüyüşleri 19.yüzyılın ortalarında başladı ve sonlara gelmektedir) ülkelerini kökten değiştirmektedirler.
“Bugün İstanbul’da Avrupa’nın en büyük şehirlerinden biri vardır, Akdeniz’in New York’u. Türkiye’de mühendisler, doktorlardan oluşan ve Avrupa kültürüyle yetişmiş kaynayan bir kitle vardır, bu kitle bütün İslam dünyası için inanılamayacak derecede önemlidir. Araplar ve İran dünyası, Osmanlı İmparatorluğu’na sırtlarını dönmüş olduklarını iddia edebilirler, fakat Türkiye ve Atatürk’ün idealleri, özellikle Kuzey Afrika ülkeleri için hala bir “ilham kaynağıdır”. Bu ülkelerdeki durumu, Türkiye'deki ile kıyaslamıyorum. Türkiye kıyaslanamayacak derecede ilerlemiştir. Kanımca, Türkiye, yeni yönler arayan İslam toplulukları için bir örnek olabilir ve olmalıdır. Türkiye, Avrupa’ya katılmak istediği zaman, inanların birkaç defa yaptığı gibi kapıyı suratlarına çarpmak, yapabileceğimiz en büyük hatadır”.
“Bakın, her şey nasıl değişiyor. Bir seçim yaklaştığında Helmut Kohl ağzından bir söz kaçırdı ama cömert bir insan olduğu için hemen pişman oldu, dedi ki “Türkiye asla Avrupa Birliği’nin bir üyesi olamayacaktır”, sonra oğlu İstanbul’dan bir Türk kızı ile evlendi. Helmut Kohl yeni kayınlarıyla tanışmaktan çok memnunluk duydu. Hayat, ona ifade ettiği peşin hükümden kurtulması için bir fırsat vermişti. Artık kendisi başbakanlık için yarışmıyor ve hasımları da bu evliliğin ona karşı kullanamazlar ancak, Türkiye ile Almanya ve Avrupa arasında kurulmakta olan bağ çok kuvvetlidir. Türkler Avrupa’nın en iyi tarafını severler, en kötü tarafını da görmezden gelirler. Fransız İhtilali’ni sevdiler, Fransa’yı hala Atatürk’ün öncü ideallerinde bulunan, basitlik ve olağan üstü coşkuyla sevmektedirler. Weimar Cumhuriyeti’ni de sevdiler”.
“Size Fransa’nın 1933’den sonra profesörlüklerini reddettiği, İngiltere’nin vizeleri yok diye geri çevirdiği, ABD’ye gidemeyen kaç tane Alman akademisyene Türkiye’nin kapılarını açtığını söylesem şaşırırsınız. Gerçekten de Avrupa demokrasisi kendini güçlendirdiği zaman, Türkiye daima onu desteklemiştir. Gazetelerin çoğu Mussolini’nin “siyasi dehasını” ve Hitler’in “zaferlerini” methetmek için kelimeler bulamadıkları bir zamanda bir şahıs diğerlerinden ayrı, dimdik ayakta durmaktaydı. Bir gün bir gazeteci ona; “Siz Mussolini gibi gerçek bir devlet adamı mısınız?” diye sorunca şu cevabı vermiş, “Beni o çakalla nasıl kıyaslayabilirsiniz? Ne söylediğini biliyor musun? Bombalarıyla Habeşistan’ı ezen o adamla hiç kimse beni kıyaslayamaz? İşte Atatürk dünyayı böyle görüyordu”.
“Zannederim, Türklerin bizden pek az şey öğrenme ihtiyacını duyacakları pek çok alan vardır. Onlar, İslam fundamentalizmine diğer bütün Müslüman ülkelerden daha cesaretle karşı çıkmışlardır. Gerçek Avrupalı enerjisiyle laik devleti savunmuşlardır”.
“Avrupa müzik geleneğinin tam bir parçası olan Bartok’un bir öğrencisi Saygun gibi kompozitörleri vardır. Uzaktan Polonyalı olmakla beraber Avrupa kültürünün şerefi olan Nazım Hikmet vardır”.
“Onlar Avrupalıdır, çünkü Osmanlı’nın iki yüzü vardı. Bizans ve İslam ve çok uluslu bir bütün olarak idare edilmişti. Müslüman ve Hıristiyan tebaaları ile, yine unutmayalım ki Türkiye, iki defa 1492’de ve 1933’den sonra Yahudi milletinin hamisi olmuştu. Bu sebeplerden dolayı hiçbir art hesabı olmadan Türkiye’ye niçin kapıyı kapamamız gerektiğini anlayamıyorum. Aynı zamanda bu ülkeyi biraz tanıdığım için, Türkiye’nin ilk arzusu Avrupa’ya kabul edilmek ancak, üyeliğin tüm kısıtlamalarına hemen katılmamak olduğunu görüyorum. Türkiye büyük bir ülkedir. Rusya kadar olmamakla beraber bugün Azerbaycan’a yarın İran’a kadar uzanmaktadır. Tek bir yöne bakmıyor, belki de bizim fazla telaşlı olmamız gerekir, karşımızda iyi niyet oldukça. Kant da böyle söylemişti, “İyi niyetten daha önemli hiç bir şey yoktur”.
“Diğer Avrupalılar ve Türkler muhakkak ki herkesin kabul edebileceği bir uzlaşmaya varacaklardır. Türkiye için önemli olan şey nereye yöneldiğimizin açığa kavuşturulmasıdır ve aynı zamanda Avrupa’nın Hıristiyan kimliğinin hudutları içinde kendini hapsetmeyeceği ve Romanya, Sırbistan, Bulgaristan ve Makedonya gibi Ortodoks veya kısmen Ortodoks ülkelerle yeni bağlar kurabildiği gibi Türkiye gibi ülkelerle de sağlam bağlar kuracak kadar plüralist olduğunu göstermesidir”.
18-19 Nisan 2002 tarihlerinde yapılan 3.bölümün konferansın başlığı “Yarının Avrupası: Müşterek Kader ya da Paylaşılan Siyasi Gelecek” idi. Mutat olarak açış konuşmasını yapan Genel Sekreter Walter Schwimmer bilhassa şu noktaları belirtti: “Biz çoğulculukla birliği, anlaşılması zor ancak cezbedici Avrupa kültürünün varisleriyiz. Bu birliğin ruhu olarak aynı temel değerlere ve prensiplere bağlıyız.Bunlar bizim Avrupa Birliğimizin kalbini oluşturur”. Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Catherine La Lumiere, Avrupalıların küreselleşmeye bir cevap geliştirmeleri konusunu işlemiştir.” Buna karşılık Lizbon Üniversitesi profesörlerinden Miguel Poiares Maduro, kimliğin içeriğinin ne olması konusuna değinirken özellikle şu konuyu belirtmiştir. “Ulusal kimliklerin aksine Avrupa kimliği, henüz mevcut olmayan bir topluluğu tanımlamalıdır. Bu kimlik katılıma açık olmalı, dar çevreli olmamalıdır ve devamlı bir rasyonel düşünce sürecine oturtulmuş olmalıdır”. Avrupa Konseyi kendi değerleriyle gücü bireylere geri veren devamlı olarak oyunu veren ve gelişen bir kitle yaratır ve bu dialoğun geliştirilmesi, yeni kimlik oluşturulmasında önemli bir rol oynar.
Avrupa’nın geleceğini özetleyen Berlin’deki Uluslararası İlişkiler ve Güvenlik Araştırmaları Merkezi’nden Prof.Altman, Avrupa’nın kimlik geleceğini incelerken önce tarihe bakılması gerektiğini belirtmiştir. “Ulus-devlet kavramı ortaya çıkmadan önce milletlerin hudutları olmayan Avrupa’da dağılmış olduklarını hatırlattı. Aydınlanma döneminde Fransa bir ulus-devlet değildi, aksine bölgedeki insanların bir topluluğudur. Elit zümre Fransızca konuşurdu. Prusya kralı bile Fransızca konuşurdu. Millet oluşumu iç hudutları yıkarken, dış hudutları yarattı. Çeşitli gruplardan oluşan uluslar karışık gruplaşmadan tek düze bir ulus olmaya yöneldiler”.
1970’lerden sonra, İspanya’nın, Portekiz’in katılımıyla Avrupa, coğrafi bir kavram ifade etmez oldu. Ortaya çıkmakta olan model,sanayileşme çağı öncesine bir dönüşü ifade etmektedir. Karmaşık bir sistemi yeniden yaratıyoruz. Hudutlar ortadan kalkıyor, tekdüzelikten ayrılıyoruz. Avrupa’da bölgeler, azınlıklar, soykırımı gibi kavramlara önem verilmektedir. Roma çağından bu tarafa etnik, kültürel farklılaşma en önemli değişikliktir. Birleşmiş bir Avrupa’da çoğunluk olmayacaktır.
Avrupa’nın genişlemesinden de bahseden Altman, gerek AB’nin gerekse NATO’nun 10 yeni ülkenin ilavesiyle genişleyeceğini belirtmiştir. Doğu Avrupa tarihi, etnik çoğulculuğun çatışma ortamı yarattığını görmektedir. Bugün Güneydoğu Avrupa ülkelerinin nüfuslarının %20 ile %40’ı azınlıklardan oluşmaktadır.
*****
Bu üç konferanstan edindiğim izlenime göre, Avrupa kimliğinin başlıca öğeleri şunlar: Demokrasi, insan hakları, dünya işlerinde rasyonalizm, hoşgörü, liberal ekonomi, kültür çeşitliliği ve hepsinin üstünde sorunların çözümünde araç dialogtur.
Ama, bu öğelere sahip olanlar yalnız Avrupalı mı?